![]()
![]()
(Bu yazı 01/10/2007 tarihinde Star Gazetesinde yayınlanmıştır.)
18. yüzyıl ‘idealizm’, 19. yüzyıl ‘maddecilik-pozitivizm’, 20. yüzyıl ‘sentez’ ya da bir Fransız hukuk felsefecisinin deyişiyle ‘kokteyl çağı’ydılar.
21. yüzyıl ise, ‘kimlikler ve bireysel özgürlükler çağı’, kanımca Attali’nin doğru tanısıyla ‘ hiper-demokrasi çağı’ olacaktır.
Bütün bu özellikler hukuka da yansımışlardır.
18. yüzyılın idealizmi, hukukun ideal-etik, kısaca ‘ adalet’ boyutuna; 19. yüzyılın maddeciliği-pozitivizmi maddi ‘ gerçeklik’ boyutuna vurgu yapmışlardır.
20. yüzyıl ise, hukukun adalet, gerçeklik boyutlarını, ‘ normatiflik/biçimsellik’ boyutuyla buluşturmuştur.
Üç boyutun bu diyalektik bileşkesi/sentezi, görkemli bir yapı kurmuşlardır.
Bunlardan adalet boyutu, hiç kuşkusuz Kant’ta ‘koşulsuz buyruk’ kavramlaştırmasıyla doruğa ulaşmıştır.
Hukukun gerçeklik boyutu, toplumsal olgudur, yaşamın ta kendisidir. Değişken toplum, hukukun verilerini yasa koyucuya sürekli sunan dinamik bir kaynaktır. Bu açıdan hukuk, yaratılmaz; o kendisini yaratır. Bu kısa anlatım, hukukun özetidir. Aslında halka saygılı bir yasa koyucu, toplumdaki ileriye dönük titreşimleri sürekli yoklayarak, önceden oluşan hukuku yalnızca saptar, yazıya döker; yaratmaz.
Bu yüzden çağdaş devlette yasalar, Jüpiterlerin kafalarından ansızın doğuvermiş Minervalar, maddeler yığınları değil, neden-sonuç ilişkilerine yaslanan yumaklar, gerisinde tarihsel motifler kaynayan duyarlı ve dengeli sistemlerdir.
‘Yok yasa, yap yasa’ ciddiyetsizliğiyle yasa yapılamaz.
Yasa koyucunun bu saptama işi, hukukun ‘ normatif-biçimsel boyut’una ulaştırır bizi.
Tam bu noktada, sağduyulu her yasa koyucu, şunları iyi bilmek zorundadır: Devlet, toplumda oluşan hukuku normlara dönüştürürken iki noktaya özen göstermek zorundadır. İlkin, adalet ölçütüne uygun yasalar çıkaracaktır. İkincisi, hukuku yaşar kılmak ve ona karşı çıkanları hukuk çizgisinde tutmak için, hukukun kendisi/özü olmayan bir öğeye başvuracaktır. Bunun adı, ‘yaptırım’dır. Yaptırım, hukuku çiğnemenin derecesiyle orantılı olmalıdır. Herşeyin ölçütü insandırÈ insancılığından sapılmamalıdır.
Çağcıl devlet, hukukun bu üç boyutundan hiçbirini devre dışı bırakamaz. Bırakırsa, kendi kendini yiyen efsane yaratığına dönüşmeye mahkûmdur.
Aslında, hukuku yazılı normlara dönüştürmeyen devlet, devlet değil, yazılı toplum öncesi ilkel bir kabiledir.
Toplumda oluşan değerleri gözetmeden yasa çıkaran devlet ise, baskısını gittikçe artırmak zorunda kalır, artırdıkça da çözülür.
Nasıl şovencilik ulusçuluğun hastalıklı biçimi ise, hukuku salt yasal kurallardan ibaret sanmak da, hastalıklı hukuksalcılıktır, aşırı normativizmdir.
Adalet ölçütünü gözetmeden yasalar çıkaran bir devlette, hukuk adaletin değil, zorbalığın buyruğundadır. Orada, büyük balıklar küçük balıkları yutarlar. Çözülme yine kaçınılmaz olur. Çünkü insanlar her şeye katlanabilirler, ama adaletsizliğe asla katlanamazlar.
Hiçbir halk, hiçbir dönemde adaletsizliğe katlanacak kadar onursuz olmamıştır.
Kant’ın dediği gibi, doğanın insan türüne çözmeyi zorladığı en güç sorun, adaleti gerçekleştirmiş uygar bir toplum yaratma sorunudur. O nedenle, adalet değeri, hukuka temel olan üç boyutlu hiyerarşinin her zaman doruğunda yer alır.
21. yüzyılın devleti ise, bunların yanı sıra, kimliklerin oldukları gibi sergilenmelerine izin veren bir yapı olacaktır, olmak zorundadır.
Orada insanlar, ikiyüzlü davranmak zorunda kalmayacak, Mevlána’nın buyruğu gereğince yaşayacaklardır: ‘Ya göründüğün gibi ol ya da olduğun gibi görün’.
Er ya da geç, devlet de, insanlar da ahlaksallaşacaklardır.
Öyleyse şu ortak tanımlara ulaşabiliriz: ‘ Hukuk, toplum yaşamını, adalet ve ahlak ölçütlerine göre, insanları ikiyüzlülüğe zorlamadan, yaptırımlara bağlayan kurallar bütünüdür’.
‘ Hukukun üstünlüğünü gerçekleştiren devlet de, hukuku bu boyutlarıyla algılayıp adalet süzgecinden geçirerek yasalaştıran ve uygulayan devlettir’.
O yüzdendir ki, günümüzde hukuk, insanın özgürleşerek gelişmesi için barışçı bir ortam yaratma özgörevini üstlenmiştir.
Hukukun üstünlüğünü benimsemiş bir düzende hukuk ve özgürlük, yasalarla verilmezler; yasalarla sadece güvence altına alınırlar.
Yeni Anayasa, hukuktaki bu gelişimi iyi algılamalı ve bu algılamanın izdüşümü olmalıdır.
Kanımca bu özü tutturamadığı takdirde yeni Anayasa, dünyadaki gelişmelerin dışına düşecek, uzun ömürlü olmayacaktır.
Yorum (0) Kalıcı Bağlantı
Dikkat... Dikkat... Dikkat...
Şırnak’ta hain provokasyon
Bu olay sıradan bir hadise değil.
Bundan 14 yıl önce 1993 yılında Elazığ - Bingöl Karayolu’nda 33 mehmetçik şehit edilmiş ve o olay Türkiye için sıkıntılı bir sürecin başlaması anlamında dönüm noktası olmuştu.
Türkiye’yi bölmek isteyen hain şer odakları tarafından gerçekleştirilen bu alçakça eylem akıllardan hiç çıkmadı.
İLGİNÇ BENZERLİK
Bu akşam Beytüşşebap’tan gelen minibüs tarama hadisesi de bu olaya benziyor. Minibüste bulunan ve hayatını kaybeden 12 kişinin 7'si köy korucusu.
Ülkede yaşanan olayları yakından izleyenler bu elim hadiseyi duyunca hemen 14 yıl önce yaşanan olayı hatırladılar.
ZAMANLAMA İLGİNÇ
Olayın Türkiye’nin kritik bir dönemden geçtiği şu günlerde meydana gelmesi de oldukça ilginç:
- Doğu-Güneydoğu illerinde halkın oylarının çok büyük bir bölümünü, etnik milliyetçilik yapan partinin adaylarına değil de bir sistem partisine vermesi..
- Sivil anayasa hazırlıkları..
- Türkiye Malezya olur mu? tartışmaları..
- Irak’la yapılan terörle mücadele anlaşması..
- Ve Başbakan Erdoğan’ın hemen herkesi etkilediği tarihi ABD gezisinden dönüşü..
İşte böylesine kritik bir dönemde meydana gelen bu olayın yetkililer tarafından dikkatle okunması ve hain teröre gereken cevabın bu hassasiyette-akılcılıkta verilmesi gerekiyor.
Yoksa 93 sonrası süreçte yaşanan acı olaylar misliyle tekrarlanabilir.
Fırlatma rampasına çıkmış bir ülke bir kez daha bulunduğu yere çakılabilir.
SAMANYOLUHABER.COM
Yorum (0) Kalıcı Bağlantı
Anlık haberleşme programı MSN üzerinden otomatik olarak yayılan virüs binlerce bilgasayarı kullanılamaz hale getiriyor.
MSN listesindeki bir kişiden gönderilen dosya, listedeki diğer kişiler aracılığıyla hızlı bir şekilde yayılıyor.
Her şey MSN kullanıcısının arkadaşından geldiğini sandığı dosyayı kabul etmesi ve sonrasında açmasıyla başlıyor. Virüs, bilgisayarı kullanılamaz hale getirirken MSN üzerinden yayılmaya devam ediyor.
Osmaniye'de onlarca MSN kullanıcısının virüsten etkilendiği bildirildi. Virüsten etkilenenlerden Şehir Plancısı Pelin Güntürkün, ne olduğunu anlamadan virüsün bilgisayarına bulaştığını söyledi.
Yakın bir arkadaşından kendisine sıkıştırılmış bir dosyanın gelmesiyle her şeyin başladığını belirten Güntürkün, "Dosyanın virüs olacağı hiç aklıma gelmedi. Hemen kabul ettim. Dosyayı açınca virüsün bulaştığını anladım. Ardından benim listemdeki kişilere aynı virüs otomatik olarak gönderilmeye başlamış." dedi.
Aynı yöntemle bilgisayarına virüs bulaşanlardan gazeteci Mehmet Avluklu, bilgisayar kullanıcılarını listelerindeki kişilerden gelen dosyalar konusunda uyarıyor. Bilgisayarına yakın bir arkadaşından gelen dosyayı kabul etmesiyle virüsün bulaştığını ve kendisine bulaşan virüsün listesindeki diğer kişilere otomatik olarak gittiğini aktaran Avluklu,
"Virüsün bilgisayarına bulaşmasıyla MSN senin kontrolünden çıkıyor. Sıkıştırılmış dosya gönderildiği için bilgisayarın her alanına etki yapıyor. Virüslü dosyanın uzantılarını silmek için bilgisayarcı saatlerce uğraşıyor. Bazı kişiler tümden format atmak zorunda kalıyor" diye konuştu.
İşyerlerine yeni virüsün bulaşmasından dolayı birçok müşterinin geldiğini belirten Fatih Bilgisayar sahibi Fatih Güleç, virüsü temizlemenin bir hayli zaman aldığını ifade ediyor. İlk defa bir virüsün bu kadar hızlı bir şekilde yayıldığına şahit olduğunu aktaran Güleç kullanıcıları, "Bilmediğiniz zip dosyaları kesinlikle kabul etmeyin" diye uyarıyor.
CİHAN
Yorum (0) Kalıcı Bağlantı
|
(Bu yazı 29.09.2007 tarihinde Zaman Gazetesi'nde yayınlanmıştır.) n.hazar@zaman.com.tr
Bu nasıl bir can havlidir, bu nasıl bir gerçek yüzü gösterme, el ayak titreme, gemiyi yakma ruh halidir! İnanılır gibi değil, gerçekten... | |
|
Çok değil bir süre öncesine kadar, 'ben de aslında türbana özgürlük istiyorum, başı örtülü kızlar üniversiteye girsinler; ama...' diyenler bugün hiç utanmadan, sıkılmadan, yüzleri kızarmadan iki seçenekli gelecek sunuyorlar önümüze. Ya bu anayasadan vazgeçilir yahut darbe olurmuş! İnanılmaz ama böyle. Üstelik bunu yazan zevat 28 Şubat'ta andıçlanan arkadaşlardan biri. Güler misin ağlar mısın durumu. Sonra da biz kalkıp bunları cuntacı, darbe heveslisi, postaldan çok postalcı diye tanımlayınca da bozuluyorlar. Kendi mesai arkadaşlarını andıçlayıp ekmek paralarıyla oynayan onlar, en zor zamanda sırt çevirip bir de 'hain' damgası vurma fütursuzluğunu yine onlar gösteriyorlar, bütün bunlar yaşandıktan sonra yarım ağız bile olsa özür dilemeyip, burunlarının ucu kızarmıyor. Kalkıp 'Ben hâlâ 28 Şubat'ı savunuyorum' diyebilecek kadar pişkinler, sonra da biz bu zihniyeti 'cuntacı' diye ortaya yıkınca bozuluyorlar, 'author' triplerine girip hemen 'mahalle' ağzı yapıyorlar. Andıç medyasının bu ülkenin mahallelerini ne kadar tanıdığı 22 Temmuz'da ortaya çıktı. Kendi halkına Yeni Zelandalı turist zaviyesinden bakanların bu ülke hakkında duyduğu kaygıların sahiciliğini sonuna kadar sorgulayacağız. Bundan kimsenin endişesi olmasın. Bozulsalar da, aksırsalar da bu böyle. Kimse kimseye de aba altından sopa gösterme densizliğinde bulunmasın. Geçti o devirler. Bu millet o rezil ispiyon, manşetten infaz sürecini tekrar yutmaz, yutmayacak. Hırçınlıkları da buradan zaten... O kadar gözleri döndü ki, önceki gün birisi Erdoğan'ın Menderes'e benzeme operasyonunun tamamlanmak üzere olduğunu yazma densizliğini gösterdi. 28 Şubat ve sonrasının 'ama'cıları, şimdilerin 'umacı'ları olmuş durumdalar. Ellerinde çok malzeme de olmadığı için kırk takla atıp, cımbızla korku, heyula ayıklama derdindeler. En ufak bir malzemeyi ıskalamamaya gayret ediyorlar. Hop diye 'Malezya' komedisine sarıldılar, sonra oradan hop 'mahalle baskısı, içki dükkânı' ipine asıldılar. Oysa yaklaşık 70 seneden beri bu güruh böyle haberler yazar, çizer... Türk halkını, sokağını, mahallesini, hanesini tanımayanların plaza köşelerinde oturup atıp tutmaları rasyonel olmadığı gibi anlamsız da. Bunun net göstergesi de 22 Temmuz. Plazalarında oturup kendi zihinlerinde oluşturduğu tabloyu millete yutturmaya kalkanların halktan yediği tokat, şimdilerde 'mahalle baskısı' adı altında intikam kampanyaları olarak geri atılmak isteniyor. Ama yağma yok... Bu ülkenin 'umacı'larının da 'ama'cılarının da dönemi bitti. Artık patronlarının hotel rantlarını, yayın bilmemnelerini halk ve inanç üzerinden yürütmeye kalkanların başka zamana sıçramaları lazım. 50 yıl filan öncesine... Mahalle insanı eşeğini Niğde dolaylarına doğru sürüyor zira! |
Yorum (1) Kalıcı Bağlantı
|
(Bu yazı 29.09.2007 tarihinde Zaman Gazetesi'nde yayınlanmıştır.) a.bulac@zaman.com.tr
Ekim-2006'da ESTİMA Araştırma Merkezi tarafından yapılan araştırmada toplumun oruç tutma, fitre-zekât verme, kurban kesme, Kur'an okuma ve namaz kılma eğilimleri araştırılmıştı. | |
|
Araştırma sonucunda Türk halkının yüzde 86,7'sinin oruç tuttuğu ortaya çıkıyordu. Araştırmaya göre kurban kesenlerin oranı yüzde 74,2. 'Namaz kılıyor musunuz?' sorusuna da yüzde 46,7 'Günde 5 vakit' cevabını veriyor. Yani halkın yaklaşık yarısı namaz kılıyor. Bu oran kadınlarda yüzde 51,7, erkeklerde ise yüzde 42,3. Eğitim düzeyi yükseldikçe kurban kesimi azalıyor. Araştırmada Türk halkının yüzde 55'inin düzenli olarak Kur'an okuduğu ise bir başka tespit. Kadınlarda bu oran yüzde 65,4'e kadar çıkarken erkeklerde yüzde 46,4'e düşüyor. Özellikle yaşlılar Kur'an okumaya daha fazla ilgi gösteriyor. Dinî vecibeleri yerine getirme oranı doğuya gittikçe yükseliyor. Erzurum, Erzincan, Bayburt, Ağrı, Kars, Iğdır ve Ardahan'dan oluşan Kuzeydoğu Anadolu Bölgesi'nde Kur'an okuma oranı yüzde 77,8. Oruç tutmada ve kurban kesmede de yine aynı bölge ilk sırada yer alıyor. Hemen şunun altını çizmek gerekir: Türkiye'nin doğusu ile batısı arasındaki bu fark, "bölgelerin kalkınmışlığı veya modernleşme süreçleri"yle ilgili değil, "Balkan Müslümanlığı"nın belli ölçülerde Türkiye'nin büyük şehirlerinde ve Batı bölgelerinde süren etkisiyle ilgilidir. Bu verilerin Türkiye'nin genelini ne kadar doğru yansıttığı elbette sorulabilir. Dışarıdan yapılan bir gözlem bazı maddi verilerin yol gösterici olabileceğini ilham eder. Mesela açıktan içki içme oranı, kadınların toplumsal hayatta tesettüre riayet etmeleri, namaz kılma ve oruç tutmanın gözlemlenebilirliği. Bu veriler temel alındığında, en iyi durumda olan ülkenin Mısır olduğunu söylemek mümkün. Nüfusu 20 milyonu bulan Kahire'de kimse açıkta içki içmez, içki satışı yapılmaz. Hıristiyanların yoğun olduğu bölgelerde ve turistik mahallerde içki satışı serbest. Evinde ve kapalı mekânlarda içki içenleri polis takip etmez. Yine bu koskoca şehirde kadınlar toplumsal hayatın her alanında faal olarak bulundukları halde, saymaya kalkışsanız tesettürsüz gezen 200 kadın bulamazsınız. Üniversitelerde okuyan kız öğrencilerin sayısı Ezher'de bile erkek öğrencilerden biraz daha fazla. Camiler lebalep dolu. Namaz kılma ve oruç tutma oranı yüzde 90'ların üstünde. Taksi şoförleri bile Kur'an'dan ayetler okur. Siyasal rejim baskıcı ve otoriter, ancak sivil/medeni hayat herkesin inancını özgürce yaşamasına müsait. Özerk sivil hayat mümkün, toplumsal siyasal kültür çoğulcu. Dinî hayatın ritüeller seviyesinde en yüksek olduğu ülke İran. Şu var ki, namaz kılma ve oruç tutma oranı düşük, belki Türkiye'nin de altında. Camilere gitme oranı da düşük ve bu yüzyıllardan beri böyle. Hz. Hüseyin vb. büyük şahsiyetlerin, imamların doğum, ölüm veya şahadet yıldönümleri büyük törenlerle kutlanır. 1979 devriminden bu yana ibadet hayatı teşvik edilir, bu alanda belli bir mesafe de alınmakla beraber, galiba asıl sorun, dinî hayatın resmi toplumun ideolojisi olması ve devletçe topluma empoze edilmek istenmesidir. Lübnan ve Kuzey Afrika ülkeleri hariç Mısır ve diğer Arap ülkelerinde devlet sivil/medeni hayatı özgür bırakıp devlet dini empoze etmediği halde, geleneksel Osmanlı sisteminde olduğu gibi sivil hayat güçlü dinî bir çerçeveye sahip bulunmaktadır. Diğer Arap ülkelerinde durumun buna yakın olduğunu söyleyebiliriz. Küresel sistemin öngördüğü sekülerleşmenin bu havzadaki zayıflığı "Arap İslamı"nın hedef tahtasına yerleştirilmesinin başlıca sebebidir. Çünkü ibadetler ve İslami hükümlere riayet sivil/medeni hayatta canlıdır, rejimlerin baskıcı ve otoriter yapısı bunu değiştirme konusunda başarılı olamıyor. Türkiye'den ithal edilmek istenen model üzerinden, İslam'ı kendi içinde ve toplumsal hayatın geleneksel pratiklerini dönüştürerek sekülerleştirme amacı hedeflenmektedir. "Türkiye modeli" kavramında kristalize edilen kavram "sahih İslami hayat" değil, "laiklik ve laikliğin dinî hayatı dönüştürmesi" işlemine işlerlik kazandırmaktır. |
Yorum (1) Kalıcı Bağlantı